Altın Kafesteki Sessizlik – Adem Alibaş yazdı…
Başlığı görünce hemen bülbülü anımsadınız değil mi?
Bu kez başrol bülbülün değil; vaktini sabırla bekleyen anka kuşunun.
Anadolu’muzun irfanı iyi hoş da, bir türlü kıramadığı bir şeyi var: Gönülsüz evler kurma çabası. Sırf ‘Çocuğumu evlendirdim, yuva sahibi ettim’ diyebilmek için kumlar üzerine inşaa edilen harabeli hayatlar! Ah ah!
Bugün okuyacağınız bir hikâye ya da bir yazı değil sadece.
‘Tükendim ama yeniden doğacağım, umudum bitmedi.’ haykırışının bedene yansımasını göreceğiz.
Her zamanki gibi biraz kendimle baş başa kalmak için deniz kenarındaki o şirin mekânıma bir kitap – bir kahve tadını yaşamaya gittim. İki masa ötede bir hanımefendi oturuyordu. Oradaki görevliye buğulu bir ses tonuyla ‘Bir sade Türk kahvesi alabilir miyim?’ dedi. Ve sonrasında dalıp gitti uzaklara; kuvvet muhtemel yaşayamadığı ya da zorla yaşatılmak zorunda bırakıldığı o hayatın acısını bakışlarıyla denize bırakmak istercesine.
Garson kahvesini getirdiğinde artık çok nadir gördüğümüz bir zerafetle kendisine teşekkür ederken yakaladım ‘Ben küllerimden doğmaya çok yakınım’ umudunu. Onca yıkılmış hayatların gönül enkazlarında bire bir bulundum ki, o yıkımdan çıkarmak adına hani saniyelerin bile önemli olduğu, nefeslerin kontrollü alındığı anlar vardır.
Bu enkaz öyle bir enkaz ki; duvarlar yerli yerinde, her şey sapasağlam fakat insanın yüreği yerle bir darmadağın. Aile baskısı ile evlendirilmişliğin akabinde çocuğuna anne olmanın verdiği sorumluluk ve sevgisizliğin getirdiği ıstırabın yığıntıları…
Hanımefendi kahvesini yudumlarken şiirlere konu olabilecek saçlarını rüzgârlara taratıyordu. Yer yer gözlerini anlık kapatıp açıyor, muhtemelen takılı olan kulaklığından bir şiir dinliyor ve umudunu bir bebek teni tazeliğinde tutmasını fısıldıyordu.
Nereden mi bildim şiir dinlediğini? Başka türlü öylesine mısra mısra gözlerine hayat dolamazdı. Kahvesini bitirdikten bir müddet sonra kalktı; duruşu, yürüyüşü, ortamdan ayrılışı, her anı edep ve vakarı temsil ediyordu.
Evet, hanımefendi tüm bunları tek başına göğüslüyor, o esnada belki anne babası ona nasıl yuva yaptığıyla övünüyordur.
Üstad Neşet Ertaş bunları çokça görmüş ki, dizelerine serpiştirmiş:
‘Dost elinden ‘Gel’ olmazsa varılmaz.
Rızasız bahçenin gülü derilmez.’
Görücü usulü ile evlendirin de, görgüsüzce evlendirmeyin; ‘görün’ bu çiçeğimi soldurur mu – soldurmaz mı diye.
Senin bahçende gül fidanı olabilir evladın ama verdiğin bahçe taşlıysa kuraksa solar!
Adem Alibaş
Yaşam Rehberi

















